Söyleşi

AKSİYON Dergisi Sayı:363
17 Kasım 2001
Cemal A. KALYONCU’nun Prof.Dr. Hayreddin KARAMAN’la yaptığı röportaj:
 
DİNLEDİĞİ KUR’AN HAYATINI DEĞİŞTİRDİ
 
 
Erzurum'dan Çorum'a yerleşmiş bir demirci baba ile Ahıska Türkü bir annenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan ve hayatı boyunca hep tepkilerin adamı olan Hayrettin Karaman Hoca'nın hayatını anneannesinin okuduğu Kur'an-ı Kerim bakın nasıl değiştirdi:
 
Gazeteci ve tarihçi Orhan Koloğlu'nun tanımlamasına göre kuşak, kendisinden öncekinin etkisini taşıyan, kendisinden sonrakinde de tam anlamıyla olmasa da etkisini sürdüren bir yapıdır. Genellikle her otuz yılda yeni bir kuşağın belirdiği varsayılır. Koloğlu, yazısının devamında Osmanlı'dan bu yana gençliği isimlendirmiş ve 1830-60 arasını Tanzimatçılar, 1860-90 arasını Yeni Osmanlılar, 1890-1920 arasını Jön Türkler, 1920-50 arasını Kemalistler, 1950-1980 arasını Demokrasi Kuşağı olarak adlandırmış, 1980 ve sonrasında da, başka bir gazetecinin verdiği Özal Kuşağı adı için bir süre daha beklemek gerektiğini belirtmişti.
 
Orhan Koloğlu'nun bu sınıflandırmasında biraz oynayarak, Kemalist ve Demokrasi Kuşağı arasında bir yere Geçiş Dönemi Kuşağı'nı yerleştirmek gerekir sanırım: "Çalkantılı, problemli ve ikilemli bir ortamda korunmak istenen bir kültür ile empoze edilmek istenen bir kültür; yine korunmak istenen bir medeniyet ile onun yerine ikame edilmek istenen bir başka medeniyet çekişmesi içerisinde büyüdü bizim nesiller." Bu dönem cumhuriyetin hemen sonrasında dünyaya gözlerini açanların kuşağıdır: "Biz tam bir geçiş dönemi çocuğuyuz." diyen İslâm âlimi Prof. Dr. Hayrettin Karaman da tam böyle bir 'Geçiş Dönemi Kuşağı'nı temsil ettiğini söylemektedir. Peki başarılı olundu mu? "Ne eski kültür ve medeniyet korunarak bu toplumun hakim kültürü ve genel ahlakı haline geldi, ne de intisab edilmek istenen Batı kültürü ve hayat tarzı tamamen benimsendi. Üst tarafta sarık, altta frenk gömleği, kravat. İşte böyle bir tip oluştu."
 
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ndeki vazifesinden, işte böyle bir kültür ve medeniyet çatışmasının neticesinde 2000 yılında istifa ederek ayrılmak zorunda kalan Prof. Dr. Hayrettin Karaman, böylece tavrını net bir şekilde ortaya koyan nadir kişilerden birisi olarak tarihte yerini alır. O aslında farklı bir şey yapmamış, hayatı boyunca, bünyesinin benimsemediği olaylar karşısında gösterdiği tavırlarından birini sergilemiştir sadece: "Biz insanlar hayatımızı kurallara göre yaşar nihai kabullenmemizi kadere bağlarız. Başta kaderci olamayız. Onun için ben didişiyordum, mücadele ediyordum. Çünkü kural bunu gerektiriyordu. Ama bugün o yana doğru baktığımda demek ki kader böyle imiş, nasibimiz buymuş."
 
Aslen Erzurumlu İshakoğlu (Karadenizli İshakoğlu ailesi ile bilinen kadarı ile bir akrabalıkları yoktur) ailesinden olan Hayrettin Karaman, demirci Nurettin Bey'in oğludur. Ailenin Karamanoğulları ile bir alakası da yoktur. Soyadı Kanunu çıktığında Rüştü-İsmet çiftinin çocukları Nurettin Bey, ailenin mensup olduğu İshakoğlu soyadını almak ister ancak nüfus memurlarının gadrine uğrayan binlerce kişiden biri olarak evine dönmek zorunda kalır. Nüfus memuru da is ve paslar içindeki demirci Nurettin'e, üstü başına bakarak arkasından Karaman soyadını yakıştırır. Küçük yaşta evlenip Alaaddin adında bir de çocuğu olan Nurettin Bey'in, henüz askere gitmeden 12 kişilik sülalesinden geriye hiç kimse kalmaz, hepsi vefat eder. Askerliğini Çorum'un Mecitözü ilçesinde yapan Nurettin Bey, burada teskere bırakmak üzere iken kocası Kızılırmak'ta boğulup ölen Şaziye ve Firdevs adında iki çocuk sahibi Mehpare Hanım'la evlenir. Mehpare Hanım'ın babası da, 93 Harbi'nden (1877-78) sonra Osmanlı topraklarına yerleşen Ahıska Türklerinden Muzaffer Bey'dir. Babası Sarı İmam tarafından okuması için Amasya medreselerine gönderilen Muzaffer Efendi, okumak yerine Yeşilırmak'ta yüzmeyi tercih edecektir. Muzaffer Efendi de yine bir Ahıska Türkü olan; zamanın Sorbonne'u ve El-Ezher'i gibi bilinen İstanbul medreselerinde eğitim görmüş Rüştü Hoca'nın kızı Zahide Hanım'la evlenir. (Yedi çocuğu olan Rüştü Hoca'nın çocuklarından biri de Bağcılar Belediye Başkanlığı yapmış Feyzullah Kıyıklık'ın baba tarafından dedesi Kadim Bey'dir.) Bu Zahide Hanım, daha sonra Hayrettin Karaman'ın hayatının akışını değiştiren kişi olacaktır.
 
Her türlü yaramazlık var:
Mecitözü'nde demircilik yapan Nurettin Karaman'ın Nurten Hanım'la olan evliliğinden de üç çocuğu gelir dünyaya. Hayrettin, Raife ve Selahattin'den önce, 1934'te doğacaktır. Cumhuriyet ilan edileli 11 sene olmuştur, o zaman da tıpkı bugün olduğu gibi küçük çocukların Kur'an eğitimi alması yasaktır, Kur'an okuyan ve okutulan yerlere baskınlar yapılmaktadır: "Tepkisel olarak bizi Kur'an okumaya gönderirlerdi. Zaman zaman Kur'an okunan evler polis ve jandarma tarafından basılırdı." Böyle bir dönemde 12 yaşında Çorum Cumhuriyet İlkokulu'nu bitiren Karaman'ı okuldan sonra, babası, vitesli bisiklet vaad ederek yanında çırak olarak çalıştırmak ister. Ama Karaman, okuyup doktor olmak istemektedir. Bu hevesle ortaokula yazılır. Bir yıl böyle geçer: "Hocanın biri ile atıştık. Hoca '7'lik bildin, ama sen 10'luk bilebilirdin. Onun için sana 0 veriyorum' dedi." Karaman okulu bırakır: "Biraz da yaramazdık doğrusu."
-Nasıl yaramazlık mesela?
"Her türlü, aklına ne gelirse ama tabii herşeyi söyleyemem doğrusu. Bir ikisini söyleyeyim. Benim o günkü aileme göre sinemaya gitmeye iyi gözle bakılmazdı. Muzaffer dedem, kendisi medreseyi asmış, gitmiş Yeşilırmak'ta yüzme öğrenmiş ama benim için 'Sinemaya gittiğini duyarsam öldürürüm' demiş. Yani, sıra torununa gelince öyle. Biz tabii her yeni filme giderdik. Kahveye gider oyun oynardık. Sarhoşların yanında yer içer eğlenirdik, yani su içer, yemek yer, onlarla birlikte Çorum halayı çekerdik. Halaycı başı idim. Sokaklarda dolaşır, bazı kapı ve pencere arkalarında gülüştüğümüz kızlar vardı, onları ziyaret ederdik. Bakalım yine orada duruyorlar mı, yine bizi bekliyorlar mı filan gibi. Buraya niye girdim? Böyle bir hayatın içinde demirci olunmaz. Birçok cazibeni kaybedersin demirci olduğunda." Tastiknameyi alan Karaman, ailesine haber vermeden Kırıkkale'nin yolunu tutar, oradaki akrabasının yanına gider. Fakat kısa bir süre sonra onu gelip bulan babası, beklediği tepkiyi vermeyince tekrar Çorum'a döner. Babası bu sefer onu bir terzinin yanına verir. Bir yıl sonra kalfanın haksız davranışları karşısında tepkisiz kalamayınca oradan da ayrılır. Bu sefer babasının yanında çalışır. Bir yıl da böyle geçtikten sonra kesin kararını vermiştir: "Bu sefer planlı, programlı bir şekilde Çorum'u terk etmeye karar verdim. Buna da firar deniyor: "Babama haber vermeden gittim yaşımı büyüttüm. 18 olmadı gene ama yaklaştı." Askerlik yaşı 20'dir ama 18 yaşında gönüllü olarak jandarma olunabilmektedir. Karaman'ın amacı da, jandarma olarak teskere bırakıp karakol komutanlığına kadar yükselmektir: "O zaman karakol komutanı kral demek."
 
İşportacılık yapılıyor:
Karaman, yaşını büyüterek başına ne tür işler açacağının henüz farkında bile değildir o yıllarda. Ankara'nın yolunu tutar ve kimseleri tanımadığı bu şehirde üç ay süreyle işportacılık yapar: "Ulus-Anafartalar arasında yürüyerek jilet, kolye, çakmak, iğne, iplik, çakmak benzini satmaya başladım." Hayrettin Karaman, bir tanıdığı ile karşılaşıp, annesinin onun ayrılmasından sonra yatağa düştüğü haberini alır almaz tekrar Çorum'a döner.
 
Kur'an'ın büyüleyici etkisi:
Ve işte o an...: "Kararsızdım ama gene de 18 yaşında gideceğim askere diye düşünüyordum. Bir kış günüydü. Ben pencerenin dışına bakıyordum. Zahide ninem de arkamda, fısıltı şeklinde Kur'an-ı Kerim okuyordu. Ondan evvel de çok dinlemişimdir, kendim okumayı bilmiyorsam bile. Ama o gün vakti saati gelmiş demek ki. O okuyuş bana dayanılmaz bir şekilde çok cazip geldi. Hemen anneannemin yanına gittim. Bana Kur'an okumayı öğretmesini istedim. O da ciddi olup olmadığımı yokladıktan sonra, -çünkü benden pek öyle bir şey beklenmiyordu- baktı ki ciddiyim, o zaman gözleri yaşardı. 'Hemen bir Elifba bulalım' dedi. Ben de hayır, şimdi ve bu mushaftan başlayacağız dedim. Allah'tan ki 'olmaz, bunun usûlü şudur' demedi. Hemen Kur'an'ın son sayfasını açtı." Hayrettin Karaman, önce Kur'an okumayı öğrenir, ardından Kur'an Kursu'na gider. Artık kaidesine göre okumasını da bilmektedir. Onun için artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır: "Ebemin -biz ebe deriz anneanneye okuduğu Kur'an benim hayat çizgimi değiştirdi. İki kültür ve medeniyet arasında gidip gelirken, iki cazibenin çekişmesi sürüp giderken o gün kantarın topuzu Kur'an'dan yana döndü ve hep o tarafta kaldı."
 
Kur'an'ı okuyabilen Karaman'da, bu sefer de okuduğunu anlama merakı başlar. Hocası 'Okuyup da dilenci mi olacaksın?' diye onu etkilemeye çalışır. Ancak netice alamaz: "Birisi beni bir işe teşvik edecekse bana 'yapamazsın' demeli. Eskiden beri böyle, gururum incinir ve hırslanırdım. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca'ya da birisi 'Hoca siz bunlardan anlamazsınız' gibi bir laf söylemiş, o da 40 günde Fransızca öğrenmiş."
 
Önce El-Ezher'e gitmenin yollarını araştıran Karaman, komünizm zülmünden kaçıp Türkiye'ye gelen ve Çorum'da gözaltında iskan edilmiş Server Efendi'den de ilim tahsiline başlar. Takvimler 1951'i gösterirken Demokrat Parti iktidarında Türkiye'nin yedi şehrinde imam hatip okulu açıldığı duyurulur. Çorum'a en yakın Ankara'ya yaptığı başvurusu yaşı büyük olduğundan kabul görmeyen Karaman, Konya İmam Hatip Okulu'na yazılır. Burada da yaş yüzünden bir problem yaşayan Hayrettin Karaman, 1952'de ancak başlayabilir okula. Sınıfa ilk girdiğinde öğretmen ve arkadaşları tarafından müfettiş sanılan Karaman, 1959 senesinde, bugünün tanınmış din âlimlerinden Damla Yayınevi'nin sahibi ve Eminönü emekli Müftüsü Mehmet Doğru, Mustafa Uzunpostalcı, Ali Osman Koçkuzu, Ahmet Gürtaş ve Mustafa Ateş gibi isimlerle birlikte buradan mezun olur. Mezun olmuştur ama o zaman İmam Hatip mezunları hiç bir yüksek okul ve fakülteye, hatta Ankara Üniversitesi İlahiyat Bölümü'ne bile alınmamaktadır. Onlar gidebilsin diye dört yıllık Yüksek İslam Enstitüsü açılır. Karaman da, Tayyar Altıkulaç, Mehmet Ali Sarı, Bekir Topaloğlu, Saim Yeprem, İsmail Karaçam, Mustafa Uzunpostalcı gibi arkadaşlarıyla birlikte bu bölümün ilk öğrencileri olarak önce Fatih'teki İmam Hatip Okulu'nun çatı katında eğitim görmeye başlar. Ardından İstanbul Fındıklı'daki Kazancı Yokuşu'nda Namık Kemal İlkokulu'nun yine çatı katında Ömer Nasuhi Bilmen, Ahmet Davutoğlu (eski âlimlerden), Celalettin Öktem, İzmirli İsmail Hakkı, Zekai Konurapa, Nurettin Topçu, Mithat Bahari, Halil Can, emekli Tümgeneral Saadettin Evrim gibi devrin önemli hocalarından ders alırlar: "Ben oradan mezun oldum, ilkokulun çatı katından." Basının rahat bırakmadığı Yüksek İslam Enstitüsü, 27 Mayıs 1960 darbesi ile bir de kapatılma tehlikesi atlatır: "Gürsel Paşa bizim mektebi kapatmak üzere İstanbul Belediye Başkanı Refik Tulgar'la beraber geldiler. Allah'tan orada çok güçlü hocalarımız vardı. Nihat Sami Banarlı ile Gürsel Paşa'nın kurmay mektebinden arkadaşı Vehbi Bilimer, Paşa ile bir iki saat konuşunca onu ikna ettiler. Gürsel Paşa bu sefer mektebi kapatmak yerine 'Size çok iyi bir bina bulacağım' diye İstanbul'da bina aramaya çıktı. Beyazıt'a gidinceye kadar ondan da vazgeçirdiler. Sonuçta 0-0 berabere kaldık. Mektebimiz kurtuldu ama yeni bina da kazanamadık. "
 
İçtihad kapısı açıktır deyince...:
Karaman'ın Yüksek İslam Enstitüsü'nde okuduğu yıllarda sağ-sol kavramları çok yaygın değildir. Partilerin gençlik kolları da henüz mevcut değildir. Hayrettin Karaman'ın yetiştiği bu dönemlerde ideolojiler ve dini gruplar vardır. Risale-i Nur öğrencileri, adı ülkücü olmayan milliyetçi kesim ki onlar da Nihal Atsızcılar ile kimliğinde İslamın yeri önemli olanlar gibi birkaç gruba ayrılmıştır: "Milliyetçi mukaddesatçı denen rahmetli Topçu, rahmetli Necip Fazıl, Remzi Oğuz Arık, İsmail Hami Danişmend, Osman Yüksel Serdengeçti gibi zevatın kitaplarını ve dergilerini okudum. Risale-i Nur'u okudum, başkalarına anlattım, 1957'lerde İsparta'da iken müellifini ziyaret etim ama meşhur olan tabiri ile Nurcu olmadım. Bunların hepsine benim kalbimde yeri vardı ama angaje olmadım doğrusu."
 
Yaşı diğerlerinden biraz daha büyük olduğu için hem ders alarak hem de sınıf arkadaşlarına ders vererek 1963'te mezun olduktan sonra Fatih İmam Hatip Okulu'nda öğretmenlik yapmaya başlayan Hayrettin Karaman Hoca, iki yıl sonra da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne bu sefer fıkıh asistanı olarak girer. Hemen ardından iki yıl sürecek askerlik vazifesi için kışlanın yolunu tutar, Tuzla'daki altı aydan sonra Sarıkamış'ta yedek subay olarak vazife alır. 1970'te de İslam Hukukunda İçtihad adında bir tez hazırlar: "O tezin iki hedefi vardı. Birincisi içtihad kapısı açıktır, bu bir ilim ve ehliyet meselesidir. İkincisi de Müslümanlar bir âlimin mezhebine bağlanabilirler ve buna göre de anlayıp yaşayabilirler. Ama bu, dini bakımdan bağlayıcı değildir." Tahmin edileceği gibi o zaman bunları söylemek cesaret işidir: "Bunları kimse söylemiyordu. Bu kanaatte olanlar da çekiniyor, yazmıyordu. Böyle bir tepki geleceği kesindi." Enstitüden hocası rahmetli Ahmet Davutoğlu bile karşısındadır. Davutoğlu Hoca, yazacağı Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri adlı kitabında onun da ismini zikreder: "Rahmetli ile sonradan soğuk bir ilişki sürdürdük." Karaman Hoca, bu tezi ile, o zaman yüksek okullar titr vermediği için ancak fıkıh bölümünde öğretim üyesi olur ve İzmir Yüksek İslam Enstitüsü'ne tayin edilir. 1975'e kadar burada kalır. Daha sonra kendi isteğiyle tekrar İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne geri döner. 1982'de çıkan YÖK Kanunu ile bazı enstitüler de fakülteye dönüştürülünce isteyen öğretim üyelerine akademik titr alma imkanı doğar. O da, daha önceki tezi İslam Hukuku'nda İçtihad'la doktor, ardından Mukayeseli İslam Hukuku adıyla yaptığı çalışma ile de doçent olur. 1991'de ise profesör olan Hayrettin Karaman Hoca, bağlı bulunduğu ve dini eğitim veren bölümde öğrencilerin inançları gereği bile başını örtmelerine izin verilmediğinden bilinen tavrını ortaya koyarak buradan da istifa eder.
 
Evliliğini de 1956 yılında henüz İmam Hatip talebesi iken yine Çorumlu adliye başkatibi Nurettin-Zekiye Demirer çiftinin kızları Emine Hanım'la yapan Karaman Hoca üç çocuk sahibi olmuştur. İlk çocuğu Latife, Moda Kız Sanat Enstitüsü'nden sonra başörtülü olduğundan eğitimini devam ettiremez: "Demek ki biz başörtüsü ile ta o zaman sıcak temas kurduk." Bir akademisyen olan Ahmet Saim Kılavuz'la evlenen Latife Hanım, her biri bölümlerini birincilikle bitiren Ulvi Murat, Zeynep ve Muhammed Tahir adında üç çocuk sahibidir. Karaman'ın diğer iki oğlundan Lütfullah (Nesibe Hanım'la evlidir. Selva ve Salih adında iki çocuğu vardır) siyasal bilgiler, İhsan (o da Demet Hanım'la evlidir. Bilal ve Enes adını verdiği iki çocuk sahibidir) ise tıp tahsili alarak her ikisi de akademisyen olarak babasının izinden gitmektedir.
 
Boş zamanlarında bahçe ile meşgul olmaktan hoşlanan, Aydınlar Ocağı üyeliği bulunan, Türk halk ve Türk sanat musıkisi dinlemeyi seven, Mehmet Emin Ay ile Amir Ateş tarafından dört-beş manzumesi bestelenen, gençliğinin 'fırtınalı dönemlerinde' güreşen, 'torunları ile didişebilmek için takım tutan (Beşiktaş) Hayrettin Karaman Hoca, imamlık ve vaizlik de yapmış birisidir.
Resul-i Ekrem'in (s.a.v) Örnek Ahlakı adlı eseri tercüme ile başlayan yazı hayatında Arapça gramer ve lügat hazırlayan, hadis ve fıkıh usülü kitapları ortaya koyan, İslam hukuku alanında eserler veren Karaman Hoca, yaptığı olumlu çıkışlar ve taviz vermeyen tavrı ile takdir toplamaya devam etmektedir.